İsfahan Tarihi Hakkında Her Şey

İsfahan bir çok tarihi döneme ev sahipliği yapan, İran Devleti’ne bağlı ve İran’ın burayı yönetim merkezi olarak kabul ettiği eyalettir.

İsfahan asıl itibariyle Arapça kaynaklarda Sibâhân, İsbahân ve bazı eski Farsça kaynaklarda ise Sipâhân şeklinde geçer. Genellikle kabul edildiğine göre kelimenin sözlük anlamı “atlı askerler”dir. Bunun nedeni ise Sâsânî ordusu bir savaş çıktığında önündeki düzlükte toplandığı için bu adla anılmıştır.

Merkezî İran platosunu sulayan Zâyenderûd nehrinin sol sahilinde ve Yahûdiye’ye yaklaşık 2 mil kadar mesafedeki eski Gaba şehrinin yerinde kurulmuştur. Bundan dolayı bölgede kesilen bazı İslâmî sikkelerde Cey ismine de rastlanır. Şehir İslâm fütuhatından sonra Cibâl eyaletinin bir parçası sayılmıştır. İlhanlılar zamanında ise burası Irâk-ı Acem’e dahil edilmiştir. İbn Hurdâzbih ve İbnü’l-Fakīh, İsfahan’ın on yedi nahiyesinin ve her birinin 360 köyünün, İbn Rüste ise yirmi nahiye ve toplam 2300’ün üzerinde köyünün bulunduğunu yazmakta, bunlardan önemli olanların adını vermektedir.

İsfahan’da Etnik ve Dini Yapı

İsfahan’ın etnik ve dinî yapısı, İran’ın tarih sürecinde buraya göç eden toplulukların etkisiyle sürekli olarak değişim göstermiştir. İslâm öncesi dönemdeki nüfusunun önemli bir kısmı Zerdüş idi. Bu durum, şehrin müslüman Araplar’ın eline geçmesiyle birlikte değişmeye başlamıştır. Yakūbî, İsfahan halkının çoğunluğunu İranlılar’ın, bir kısmını da Kûfe ve Basra’dan gelen Araplar’ın oluşturduğunu yazmaktadır. Bu etnik ve dinî değişime rağmen Mes‘ûdî, şehre yaklaşık 15 km. mesafedeki âteşkedenin kendi zamanında dahi Mecûsîler için özel bir önem taşıdığını belirtmekte, Gerdîzî de eski Zerdüştî bayramı Âb-rîzgân’ın hâlâ canlılığını koruduğunu kaydetmektedir.

Şehrin, IX. yüzyılın ilk yarısında dinî-siyasî bir doktrinle isyan eden Bâbek’in nüfuz sahasına girdiğinin bildirilmesi ve adının Hürremîler’in faal oldukları yerler arasında zikredilmesi belki de burada yaşanan hızlı İslâmlaşmaya bir tepkidir. Bu ilk İslâmî dönemde şehirdeki Müslümanların büyük bir kısmı Sünnîler’den meydana gelmekte idi. İslâmî devrin ilk dört asrı içerisinde İsfahan’da bulunan Sünnîler’in önemli bir kısmının Hanbelî mezhebine mensup olduğu anlaşılmakta.

X. yüzyılın sonlarında da Şâfiîler’in çoğaldığı görülmektedir. XI. yüzyılın ortalarından itibaren ise nüfusun büyük bir kısmı Hanefî ve Şâfiî idi. Bu dönemde Şâfiîler’le Hanefîler arasında mezhep kavgaları yaşanıyor ve bu kavgalar, zaman zaman birbirlerinin mahallelerini yakıp tahrip etmeye kadar varıyordu.

İsfahan’da Mezhep Tartışmaları

Şehirde sayıları az olmakla birlikte Şiîler ve özellikle Selçuklular devrinde faaliyetlerini arttıran İsmâilîler de bulunmakta idi. Hamdullah el-Müstevfî’nin verdiği bilgilerden, İlhanlılar devrinde de İsfahan nüfusunun büyük bir kısmının Sünnî ve dindar insanlardan oluştuğu anlaşılmaktadır. Tahta çıktıktan sonra Şiîliği benimseyen İlhanlı Hükümdarı Olcaytu’nun fermanına rağmen İsfahan halkı, Bağdat ve Şîraz’la birlikte buna karşı çıkan şehirlerin başında yer almış ve Şiîliği kabule yönelik baskılara karşı direnmişti.

İbn Battûta, büyük ve güzel bir şehir olan İsfahan’ın önemli bir kısmının Sünnîler ile Şiîler arasındaki mücadelelerde harabeye döndüğünü ve bu mücadelenin kendi zamanında hâlâ devam ettiğini söylemektedir. XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şehirde inşa edilen bazı binalarda Hulefâ-yi Râşidîn ve aşere-i mübeşşere isimlerinin yanı sıra on iki imamın isimlerinin de yer aldığı görülmektedir. Şah İsmâil’in İsfahan’ı ele geçirmesi de ancak içerideki ve etraftaki Şiîler’in yardımıyla mümkün olabilmiştir. Buna rağmen Safevîler’in bu ilk dönemlerinde Sünnîler’in hâlâ çoğunluğu teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Şîa’nın asıl güç kazanması, bu mezhebe mensup Safevî hânedanı devrinde şehrin başkent olmasından sonraya rastlar.

Müslümanların İsfahan’a Girişi

Kaynaklarda şehrin müslümanlar tarafından fethediliş tarihiyle ilgili olarak farklı bilgiler verilmektedir. En çok benimsenen rivayete göre Nihâvend’de İranlılar’ın yenilgiye uğraması üzerine Hz. Ömer, 23 (644) yılında Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’ye bir mektup yazarak Abdullah b. Büdeyl’i İsfahan’a göndermesini emretmiş, Ebû Mûsâ da bizzat harekete geçip şehre yaklaştığında  Abdullah’ı öncü kumandanı olarak görevlendirmiş ve yetkililerce terkedilen şehir 100.000 dinar alınmak suretiyle sulhen ele geçirilmiştir Emevîler ve Abbâsîler döneminde İsfahan Irak genel valisi tarafından tayin edilen valilerce yönetilmiştir.

Nîşâbûr, Rey, Kazvin ve Zencan gibi İran’ın önemli merkezlerini kısa sürede ele geçiren Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, güneye yönelerek 437 (1045-46) yılında İsfahan’ı kuşattı. Ancak Ferâmurz’un daha 434’ten (1042-43) itibaren İsfahan’da bastırdığı sikkelerde “es-sultânü’l-muazzam Tuğrul Beg” ibaresini ve Selçuklu hâkimiyet alâmeti olan ok yay motifini kullanmak suretiyle Tuğrul Bey’i metbû tanıdığı görülmektedir. Kuşatmanın uzaması üzerine Ferâmurz ile anlaşan Tuğrul Bey yüklü bir haraç alarak geri döndü. Bu tarihten sonra da İsfahan’da darbedilen Kâkûyî paralarında Tuğrul Bey’in adına yer verilmiştir.

Tuğrul Bey’in ikinci askerî harekâtı 442 (1050) yılında vuku buldu ve İsfahan uzun bir kuşatmanın ardından sulhen ele geçirildi (443/1051). Gelen yıl buraya gelen Nâsır-ı Hüsrev, canlı bir ticarete sahip bulunan şehrin mâmur ve İran şehirlerinin en büyüğü, en kalabalığı olduğunu belirtir. Tuğrul Bey fetihten sonra halka adaletli davranarak üç yıl vergi alınmamasını emretmiş, bu sebeple kuşatma sırasında kaçanlar evlerine geri dönmüştür. Tuğrul Bey ayrıca imar faaliyetleri için 500.000 dinar harcamıştır.

Sultan Melikşah’ın İsfahan’daki Faaliyetleri

İsfahan Mezhep meliksah

İsfahan’ın Selçuklular zamanındaki asıl gelişmesi Sultan Melikşah’ın imparatorluk merkezini Rey’den buraya nakletmesiyle başlar. Şehir bu dönemde büyük bir imar faaliyetine sahne oldu. Melikşah, Hanefî öğrenciler için Medrese-i Celâlî (Medrese-i Melikşâhî, Nizâmiyye-i İsfahan) denilen büyük bir medrese yaptırdı ve öldüğünde naaşı Bağdat’tan getirilerek buradaki türbesine defnedildi (485/1092). Nizâm ül-Mülk de aynı yıl sûfîler için bir hankah ve bir medrese inşa ettirdi ve Sultan Melikşah’tan kısa bir süre önce öldürüldüğünde burada bulunan türbesine gömüldü. Bugün İran cami mimarisinin en güzel örneklerinden biri sayılan İsfahan Cuma Camii’nin (Mescid-i Cum‘a) kuzey ve güneyinde yer alan kümbetler de bu döneme aittir. İsfahan Selçuklular zamanında önemli bir ilim merkezi oldu. Eserini VI. (XII.) yüzyılın başlarında Anadolu’da kaleme alan İbnü’l-Kemâl İlyâs b. Ahmed, ilmin İsfahan’dan diğer şehirlere yayıldığını söyler.

Melikşah’ın Ölümüyle Yaşanan Taht Kavgaları

Başşehir olması sebebiyle İsfahan, Sultan Melikşah’ın ölümünün ardından ortaya çıkan taht kavgalarında önemli bir rol oynadı. O sırada Melikşah’ın beş yaşındaki oğlu Mahmud, annesi Terken Hatun’un gayretleriyle Bağdat’ta sultan ilân edilirken İsfahan’da bulunan on bir yaşındaki oğlu ve veliahdı Berkyaruk da Nizâm ül-Mülk’ün adamları tarafından sultan ilân edildi ve Rey’e götürüldü. Berkyaruk, uzun mücadeleler sırasında Terken Hatun’un eline geçen İsfahan’a ancak onun ölümünden sonra girmeyi başardı.

486 (1093) yılında İsfahan’da Mahmud ve Berkyaruk adına sikke kesilmesinden, o yıl şehirde kısa bir süre için de olsa her iki müddeinin birden hâkimiyetinin tanındığı anlaşılmaktadır. İsfahan, daha sonra Mahmud’un çiçek hastalığından ölmesi üzerine Berkyaruk’la diğer kardeşi Muhammed Tapar arasında gelişen mücadeleye sahne oldu ve imparatorluk taksim edildiğinde Berkyaruk’un hissesine düştü. Bu arada taht kavgalarından istifade eden Bâtınîler, İsfahan’da güçlerini iyice arttırdılar ve çeşitli cinayetler işlemeye başladılar Bunun üzerine 494’te(1101) Sultan Berkyaruk’un emriyle çok sayıda Bâtınî katledildi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin Horasan’daki mirasını ele geçiren Hârizmşah Alâeddin Tekiş, Sultan II. Tuğrul’u mağlûp ve katlederek Irak Selçuklu Devleti’ni yıktı (590/1194) ve İsfahan’ı Irak ümerâsından Kutluğ İnanç’a verdi. Alâeddin Muhammed zamanında Gurlular ile Hârizmşahlar arasında sekiz yıl devam eden mücadele Hârizmşahlar’ın İsfahan ile bağlantılarını kesti.

Şehir daha sonra İldenizliler’in hâkimiyetine geçti. Celâleddin Hârizmşah, uzun mücadelelerden sonra Moğollar’la 625 (1228) yılında İsfahan surları önünde karşılaştı. Bütün şehir halkının da desteğini almasına rağmen bu karşılaşma Celâleddin’in hezimetiyle neticelendi ve sultan kuşatmayı yararak canını kurtarabildi. Böylece İsfahan yine Moğol istilâsından kurtulduysa da 633’te (1235-36) kurtulamadı. Selçuklu merkezî otoritesinin zayıflamasından sonra yavaş yavaş siyasî gücü ellerine geçiren bu iki ailenin öncülüğünde şehirde büyük mezhep kavgaları yaşanmıştır.

İsfahan’da Akkoyunlu-Karakoyunlu Hakimiyeti

İsfahan’daki Timurlu hâkimiyeti 856’da (1452) sona erdi ve şehir bu tarihte Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’ın hâkimiyetine girdi; kısa bir süre sonra da çıkan bir isyanın çok kanlı bir şekilde bastırılması sırasında tahrip edildi. Cihan Şah’ın İsfahan’ı tahribinden yaklaşık yirmi yıl sonra burayı ziyaret eden ve hadisenin şahitleriyle bizzat görüşen Venedikli seyyah Joshaphat Barbaro, isyanın bastırılmasının ardından nüfusun ancak altıda birinin (yaklaşık 50.000 kişi) kaldığını ve şehrin yeni yeni toparlanmakta olduğunu yazmıştır.

Şehir daha sonra Akkoyunlular’ın idaresine geçti (873/1469) ve Uzun Hasan tarafından oğlu Yâkub Bey’e verildi. Sultan Murâd b. Ya‘kūb’un Hemedan yakınlarında Safevî Hükümdarı Şah İsmâil’e yenilmesi (908/1503) Irâk-ı Acem’deki Akkoyunlu hâkimiyetini iyice zayıflattı.

İran’ın En Büyük Şehri: İsfahan

911 (1505) yılında güçlü bir orduyla İsfahan’ı kuşatan Şah İsmâil bölgedeki Şiîler’in de yardımıyla şehri zaptetti ve Türkmenler’den mezhep değiştirenlerin dışında kalan halkını kılıçtan geçirdi. Şah İsmâil ve Tahmasb dönemlerinde Osmanlılar karşısında alınan yenilgiler Safevîler’i Orta İran’da daha güvenli bir başşehir aramaya yöneltti ve sonuçta sahip olduğu tabii ve stratejik şartlar sebebiyle İsfahan seçildi.

I. Abbas zamanında surları yenilenerek büyük bir imar faaliyetine sahne olan İsfahan, tarihinin en parlak günlerini yaşadı ve Azerbaycan’dan getirilen yaklaşık 3000 hânelik Ermeni topluluğu ile daha kalabalık hale geldi. Bu dönemde İsfahan nüfusu, yeşilliği, geniş meydanları, güzel köprüleri, mücevherat mağazalarının çokluğu ve ipek halı dokumacılığı ile İran’ın en büyük şehri olarak tasvir edilir. XVII. yüzyılın başlarında John Cartwright buradan “yüz kapılı şehir” diye bahsetmekte ve surlarının etrafının atla ancak bir günde dolaşılabileceğini yazmaktadır.

Büyük Şehir İsfahan’da Yeni Kargaşa

İsfahan’ın parlak dönemi uzun sürmedi. Afganlar, Gülnâbâd savaşından(1722) sonra şehri kuşatarak ele geçirdiler ve bir süre sonra da Orta İran’da isyanların artması üzerine halka zulmetmeye başladılar. Eşref Han’ın emriyle ulemâ ve ileri gelenlerden yaklaşık 3000 kişi öldürülürken çarşılar da askerler tarafından yağmalanarak yakıldı; bu karışıklıklar sırasında kaçan halk etrafa dağıldı. Uzun mücadelelerden sonra Afganlar’ı İran’dan atmayı başaran Nâdir Şah, idare merkezini Meşhed’e taşımakla birlikte İsfahan’ın imarına büyük önem verdi. Çünkü burayı devletin batıdaki ikinci başşehri gibi kullanıyordu. İsfahan’ın surları yeniden yapıldıktan sonra tahrip edilen Zâyenderûd’un su kanalları, medrese, kervansaray ve camiler onarıldı. Ancak 1747’de Nâdir Şah’ın öldürülmesiyle sonuçlanan olaylar sırasında şehir iki defa yağmalandı.

İsfahan’ın başşehirlikten düşmesi, özellikle Nâdir Şah’ın ölümünden sonra gittikçe önemini yitirmesine yol açtıysa da bu tarihî şehir ülkedeki siyasî gelişmelerde başlıca rollerden birini oynamaya devam etti. Meşrutiyet hareketi sırasında Şeyh Nûrullah Necefî’nin öncülüğünde ileri çıkan İsfahan I. Dünya Savaşı’nda önce Bahtiyârî milislerinin, daha sonra da Ruslar’la İngilizler’in, II. Dünya Savaşı’nda ise yeniden İngilizler’in işgaline uğradı.

Milyon Nüfusa Ulaşan “İsfahan”

İran'ın En Büyük Şehri İsfahan

1998’de yaklaşık 1 milyon civarında nüfusu olan İsfahan, son elli yıl içerisinde büyük bir gelişme göstererek İran’ın başlıca kültür merkezlerinden biri haline geldi. Bugün ülkenin en önemli yüksek öğretim kurumları arasında yer alan İsfahan Üniversitesi ve İsfahan Teknik Üniversitesi pek çok alanda eğitim vermektedir. Fakat şehir sekiz yıl devam eden İran-Irak Savaşı’nda büyük zarar görmüştür. 1974 yılında hizmete giren demiryolu İsfahan’ı Kâşân ve Kum üzerinden Tahran’a, Yezd üzerinden de Kirman’a bağlamaktadır; Kum’dan geçecek Tahran oto yolu ise henüz inşa aşamasındadır.

İsfahan İran’ın önde gelen sanayi merkezlerinden biridir ve şehirde demirçelik, petrol rafineri, petrokimya, şeker, çimento, bitkisel yağ ve tekstil tesisleri bulunmaktadır. Asıl dünya çapındaki ünü ise el tezgâhlarında dokunan halıları ile kuyumculuk (bilhassa gümüş işçiliği) ürünlerinden gelmektedir.

İsfahan’ın tarih boyunca muhtelif devletlere başşehir oluşu, İran mimarisinin en güzel örnekleri arasında yer alan pek çok eserle süslenmesine imkân sağlamış, çeşitli dönemlerde vuku bulan mücadele ve savaşlarda sık sık istilâya uğraması ve el değiştirmesi de bunlardan önemli bir kısmının tahrip olmasına yol açmıştır.

Tarih boyunca çeşitli ilim dallarında temayüz etmiş, İsfahânî nisbesini taşıyan çok sayıda âlimden bazıları şunlardır: Dâvûd ez-Zâhirî ve oğlu İbn Dâvûd ez-Zâhirî, Muhammed b. Ali b. Mende el-İsfahânî, Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, Hamza el-İsfahânî, Ebû Müslim el-İsfahânî, Sâhib b. Abbâd, İbn Fûrek, Ebû Saîd Muhammed b. Ali en-Nakkāş, Ebû Nuaym el-İsfahânî, Râgıb el-İsfahânî, İmâdüddin el-İsfahânî.

  • Yorumunu ekle