Enver Paşa-Mehmetçiğin Enveri-4

Sevgili okurlar Enver Paşa serimizin son bölümü ile karşınızdayız. İyi okumalar.

Enver Paşa
Edirne Fatihi Enver Paşa, #Hasan Ağa

Kumandanın müsaadesiyle Hasan Ağa atını askerin ortasına sürdü. Söze başladı:

            -Merhaba Erzurum yiğitleri, kahraman çocuklarım. Askerin hiçbir lisandan “merhaba baba” demesi, makam-ı ihtiramda ayağa kalkması pek ulvi, kutsi bir şey idi. Hasan Ağa başını şarka doğru salladı, eliyle işaret etti.

            “İçinizde kadınını, anasını, çocuğunu düşünen bilirim ki bir erkek yoktur. Sizler hiçbir saat evvel düşmanla cenkleşmeyi beklersiniz. Berhudar olunuz, muzaffer olunuz kahraman yavrularım. Sancağımızı düşman ülkesine dikerken, Bulgaristan dağlarında Enver, Niyazi fetih şarkılarını vatan türkülerini söylerken ihtiyar Hasan Ağanızı hatıra getiriniz. Ey Şehit olacak evlatlarım. Beni de şefaatinizden mahrum bırakmayınız. Cennet-i alada benim de sizin gibi düşman karşısında şehit olmaklığım için dua ediniz. Şimdi gittiğiniz muharebede en korkak bir düşmanla çarpışacaksınız ki o düşmanların isimlerini siz daha bugün işitiyorsunuz. Rus muharebesinden evvel bu düşmanlarımız bizim çobanımız idi. Ruslar memleketimize girince bu hainler binlerce İslam kesti. Ruslara yol gösterdi. Korkak, miskin, mağlup Yunan’ı eskiden biraz işitmişsinizdir. Krallarının oturduğu yeri bile daha geçen muharebede (1897 Osmanlı-Yunan Harbi’nden söz edilmektedir.) çıkmayacaktık. Osmanlı padişahları onlara merhamet etti. Haydi çocuklarım Allah yolunuzu açık etsin, muzaffer olunuz.”

            Hasan Ağa’nın nezaketinden sonra alay imamı bir dua okudu. Borazanlar selam havasını çaldı.

            “Padişahım çok yaşa.”

            Sadayı muhabbeti, hürmet-i Erzurum dağları arasında tekrar etti, bir mevcudiyet-i maneviye yaşattı, ağa kumandanlarla, zabitanla, askerle helalleşti ve ayrıldı.

            Yolda kıtaatın yürüyüşü şayan-ı hayret idi. Yolların fenalığı hasebiyle topların çıkamamak endişesi zabitanı asla müteessir etmiyordu. Çünkü askerler bu kuş gibi topları aşılmaz dağların tepelerine çıkarıyorlardı. Şen bu kıtaat Trabzon’a geldi. Trabzon ahalisi vatanperver, dinperver idi. Harbe gidecek kardeşlerini bu halk görünce sevinçlerine nihayet yoktu. Askere misafir perverane muameleleri, bila badel askerin her türlü levazımatını vapura kadar kayıklarla taşımaları ve bu hizmeti yaparken askere, zabıta karşı Laz şivesiyle:

            “Hah efendim kurbanın olam. Siz güne, harbe giderken biz sevinmez isek daha ne gün için yaşarız. Düşmanı üzünüz, dinimizi kollayınız, buraya sağ gelenler o zaman bizim şehitlere duamızı görsünler. Gazilere hizmetimizi tanısın. Şimdi ne yaparız, dinimizin vazifesi.”

            Sahilde dua oluyor, orada toplanan ahali coşuyor, ağlıyor, Trabzon gönüllüleri ellerindeki kemençelerle muharebe havaları çalıyor, herkes vapurun hareketini sabırsızlıkla bekliyordu.

Yolculuk İstanbul’a

            Bu anda yalnız zabitan, kumandanlar, memurin bir çehre-i hazin ve tesir ile bu muzaffer kitleye bakıyor, düşünüyor, fakat bu ulviyet hal karşısında yine muzaffer olacağını ümit ediyorlardı. Zabitan Bulgarların Çatalca’ya kadar geldiğini işitmişti. Şu hezimet fikri onların kalplerini yakıyor, kavuruyordu. Zabitan bu cesur askerlerle hudutlarda düşman karşılamak istiyordu, fakat hissiyatı bir muhafaza-i ateşin içine alan bu tasvir ruhları mateme gark etmişti. Osmanlı askeri geri dönmeyi, ricat etmeyi, düşmanlara camilerini yaktırmayı, mescitlerine çan astırmayı bilmezler, görmek istemezler. Fakat evet bu hal ne idi? İşte bu mülahaza-i yeis arasında zabitan askere bakıyor. Ve yine hayır, hayır hiç bu asker geri döner mi, mağlup olur mu? Neden, nasıl düşman Çatalca’ya kadar ilerlemiş? Zabitan bir an evvel Çatalca’ya yetişmek, düşmana şu Erzurum kahramanlarıyla, Laz yiğitleriyle saldırmak, dünya da Osmanlı milletinin cesaret ve hamasetini göstermek istiyorlardı. Erzurum’un, Trabzon’un, Suriye’nin muhterem kahramanları nihayet Çatalca’ya, Bolayır’a gelmişlerdi. Bu yiğitlerin lisanlarında, kalplerinde şu sözler yaşıyordu.

II. Balkan Savaşı

            “Bu alçak düşmanı nasıl olupta padişahımızın bulunduğu yerin önüne kadar getirdiniz. Şimdi bir memlekete ne yüzle mektup yazacağız. Bugün bir dakika yaşamaktan ise, ölmek, şehit olmaktan iyisi yok. Bizi ileri sevk etsinler, düşmanı süngülerimizle geldiği yere yahut cehenneme gönderelim.” Zaten bu temenniye; hacet yoktu. Hilafetin temelli ümmet-i İslam’ın ameli yeni gelen Araplar, Kürtler, Lazlar idi. Çatalca istikametinden bir tanesi de sükut etmişti. Düşman eline geçmişti. Bu esnada “Allah Allah” narasıyla düşmana doğru “Lazlar” hücum yaptı. Her taraftan kan fışkırdı. Baş, kol, ayak parçaları etrafa yayıldı. Düşman hemen kamilen mahv ve perişan edildi. Bulgar’ın kötü bayrağı ayaklar altında çiğnendi. Sevgili Osmanlı sancağı bir nur parçası gibi istihkâm üzerinde dalgalanmaya başladı.

            İşte şu kutsi hal dahi bütün bir askerin yapacağı hizmeti gösteriyordu. Çatalca’da iş değişmişti. Hilal-i Osmani muzafferane temvice başlamıştı. Düşman bu hücum karşısında titriyordu. Hücumun sabahında şehitler, yaralılar kaldırılıyorken Lazlar, kemençelerini çalıyor, Araplar, Kürtler ileri şarkılarını okuyorlardı. Düşmanın ise kuvve-i maneviyesi kırılmış, iki Osmanlı cesur kıtaatının vürudunu haber almış, ricat planlarını kurmaya başlamıştı. Fakat bir zaman sonra mütareke oldu. Artık her iki taraftan toplar, tüfenkler atılmıyordu. Askerler, Edirne’de din kardeşlerinin düşmanla mahsur kalmış olduğunu biliyor, her gün o tarafa doğru bakıyor. Ah harp diyorlardı. Nihayet ikinci muharebe başladı. Pehlivan Mehmet’in ve bütün Mehmetçiklerin Enveri.

Yüreklerde Enver Paşa

            Yine ortalıkta söylenmeye başladı. “Enver” sözü askere pek büyük bir kuvve-i maneviye veriyordu. “Enver’in askerin önüne düşecek, düşmana hücum yapılacak, Edirne’ye gidilecek, dindaşlarımızı kurtaracağız. Sonra düşman ülkesine gireceğiz.”

            İşte Mehmetçikler böyle düşünüyor ve harbin tekrar başladığına seviniyorlardı. Pehlivan Mehmet Hasan dayıya hiç mektup yazmıyordu. Ne yüzle yazacaktı. O pek sevdiği Enver’i ile birlikte düşmanı ezmek, Bulgaristan toprağına girmek, oradan mektup yazmak istiyordu.

            Bir gün “Enver Bey’in” askeri teftişe geleceği söylendi. Mehmetlerin kalbi bu havadis üzerine taşmıştı. Güya “Enver” Yavuz Sultam Selim’in bir sancağı, bayrağı idi. O sırada görülürse orada mutlak bir alamet-i zafer belirecekti. Mehmet’in kumandanı, pek sevdiği “Enver’i” idi. “Enver Bey” askerine bir nutuk söylemişti. Bu sözler Mehmet’e, askerlere pek çok tesir yapmıştı. Mehmetler hemen düşmanı boğazlamak, ileri gitmek istiyorlardı. Düşmana yalnız başına karşı koyacak derecede her Mehmet kendisinde metin bir kuvve-i maneviye his ediyordu. Çünkü ileri de Sultan Selim minaresi, yanında da kumandan olarak Enver bir arslanı vardı.

            Mehmetçiklerin bu şayan-ı ehemmiyet duyguları muharebenin vahametini, mağlubiyetini her zaman bir zafere tebdil ettirmeye pek müstad idi. Bir gün Mehmet “Enver ile, kumandanıyla” gemiye bindi. Düşmanın arkası alınacaktı. O gün ihracat yapıldı. Fakat talih yardım etmedi.

            Karaya çıkan asker tekrar gemiye alınıyordu. Fakat Mehmetlerin bu yol kumandanı “Enver” top atışı altında, düşman taneleri arasında sahilde geziniyor, bütün askerin evvela gemiye binmesini, sonra kendisinin girmesini bekliyordu. Evet, “Enver” hayatını düşünmüyordu. Ellerini yekdiğerine kavuşturmuş ateş, arasında geziniyordu.  Mehmetler “Enver’in” bu cesaretini görüyor ve neden? Düşmanla çarpışmaktan vaz geçtiğini bir türlü anlamıyorlardı.

Bulgar Edirne Elinde

            Bundan sonra birçok muharebeler oldu. Düşman Çatalca, Bolayır istikametini bir türlü yaramadı. Bir gün Edirne’nin düşman eline geçtiği havadisi işitti. Bu zaman Mehmetler kin ve intikamdan titrediler. Nihayet birkaç gün sonra sulh oldu. Mehmetler nasıl memleketlerine dönecekti. Trabzon’da fakir kayıkçılar, ahali ne söylemişti. Erzurumlular ne diyecekti. Köye, Hasan dayının karşısına, nişanlıların, ninelerin yanına nasıl gidilecekti. Mehmetler yeis ve matem içinde düşünüyorlardı.

            Bir gece ansızın ileri emri geldi, Bolayır’dan ileri hareket edildi. Düşman kaçıyordu, Mehmetler karşılarında düşmanla çarpışamadıklarını görünce hiddetlerinden ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Yollarda tasdik ettikleri Müslüman köylerinin yanmış, harap olmuş yerlerinden gayri bir şey göremiyorlardı. Camilerin bazılarına çanlar takılmış, birçokları yıkılmış, içlerine hayvan bağlanmış, köylerdeki İslamlar kesilmiş, tarlaları Bulgar, Rumlar tarafından zapt edilmişti.

            “Koyu kokuyordu. İçerisinde bir ay evvel kesilmiş, atılmış Müslüman cesetleri görünüyordu. Köyün harap bir cami duvarlarında bir takım çiviler vardı. Duvarlar kan içinde! Kadın başları kesilmiş, çivilere saçlarından asılmış idi.”

            Mehmetçikler bu İslam kanının intikamını almak için geceli gündüzlü yürüyor. Bir Bulgar ordusuna tesadüf etmek, çarpışmak bahtiyarlığını bekliyorlardı. Bu yürüyüş zamanında bir gün karşıdan, uzaklardan “Sultan Selim Caminin” minareleri göründü.

Edirne Düşman İşgalinden Kurtarıldı.

Edirne Savaşı, #Hasan Ağa

            “Enver Bey” bütün askere o minareleri gösterdi. Askerler sevinçlerinden ağlıyordu. Edirne’nin içine Mehmetlerin büyük kumandanı “Enver” yanında oldukları halde gerildi. Perişan, fakir İslam köylüleri, Bulgar zalim ve gaddarından kurtulabilmiş İslam kadınları Edirne içine giren bu Osmanlı askerinin ayaklarına kapanıyor, ağlıyor, tüfenkleri, sancakları uçuyorlardı.

            Sultan Selim Cami’nde asılı duran Bulgar bayrağını Mehmetçiklerin “Enver’i” ayakları altında ezdi, çiğnedi. Kırdı Hasan Ağa’nın Mehmet’i şimdi eski Bulgar hududundan, Bulgar’ın Rum köyünden karakolda iken köye şu mektubu bölük çavuşuna yazdırdı:

            “Muhterem dayım Hasan Ağa

Şu güne kadar köye mektup yazmaktan utandım. Bizim düşmana İstanbul önünde Çatalca denilen yerde rast geldik. Düşman Çatalca istihkamlarından birisini zapt etmiş idi. Bizi oraya ayağımızın tozuyla götürdüler. Düşmana hücum yaptık. Bulgar perişan oldu. Ben sağ omuzumdan hafifçe yaralandım. Köyümüzden Kadir dayının Ahmet’i, Ayşe teyzenin Süleyman’ı, İdris amcanın Bekir’i ve Leyla kızın yavuklusu Muharrem şehit düştü. Nam onlara…

            Cenabı hakkın nimet ve ihsanına bak ki bizim kumandanımız “Enver Bey” idi. Düşmanla birçok defa harp ettik. Düşman kaçtı. Edirne’de Sultan Selim Cami’nde din, devlet ve milletimiz için ve ayrıca sizin bir muharebede şehit olmanız için dualar ettim. Bulgar’ın, düşmanın toprağına dört beş saat kadar içeri girdik, biraz intikam aldık. Fakat bir emirle yine geri geldik. Şimdi Bulgar’ın toprağında bizim hududa yarım saat kadar yakın bir yerde bulunuyoruz. Cenabı hak ilerisini nasip eylesin. Bütün askerimizin lisanında Bulgar kralının oturduğu yer olan Sofya’ya gitmektir. Padişahımızın emrini bekliyoruz, şu mektubu yazarken utanıyorum. Çünkü hala ileri istediğimiz yerlere gidemedik, Sultan Selim Cami’nden büyük kumandanımız Enver’imizden, buranın yüksek dağlarından, şehitlerden, İslam köylerinden, askerimizden size selam var. Cenabı hak cümlemize şehitliği kısmet etsin. Köyümüzde büyüklerin ve sizin ellerinizden, küçüklerin gözlerinden öperim. Burada bütün köylü arkadaşlarım selam eder, hayır duanızı dileriz.”

Evladın Mehmet.

Kaynak: https://katalog.ibb.gov.tr/yordambt/yordam.php?aTumu=mehmedci%C4%9Fin%20enveri

Hikayenin önceki bölümleri için tıklayınız: https://belgelerletarih.com/enver-pasa-mehmetcigin-enveri-3/

  • Add Your Comment