Surre Alayı: Osmanlının Hürmet Nişanı

Surre Alayı, Surre kelime olarak “içine para konulan kese veya cüzdan” demektir. Surre Alayı (Surre-i Hümâyûn), “dağıtımı hac zamanına yetiştirilmek üzere Osmanlı padişahları tarafından Medine’de Ravza-i Mutahhara görevlileri, Mekke’de Mescid-i Haram vazifelileri ile Kudüs’teki Mescid-i Aksâ görevlilerine, bu şehirlerdeki kutsal mabetler civarında oturan yoksullara, âlimlere ve hayatıyla halka örnek olan sâlih kimselere dağıtılmak üzere gönderilen para keseleri ve çeşitli hediyeler” anlamına gelmektedir. 

Kutsal bölgelere çok büyük önem veren Osmanlı Devleti, bu önemi hac ibadetinin yerine getirilmesinde de gösterirdi. Aylarca süren yolculuğun güvenli bir şekilde tamamlanması için tüm tedbirler alınırdı. Bununla birlikte Osmanlı döneminde hac kafilesi, Surre ile özdeş bir hal almıştı. Osmanlı döneminde Mekke ve Medine ahalisine gönderilen hediyeler anlamına gelen ‘Surre’, İstanbul’dan hac kafilesiyle birlikte yola çıkardı.

Surre Alayı

Surre Alayı İlk Abbasiler Devrinde Başladı

Mekke ve Medine’ye ilk olarak Abbasîlerden el-Muktedir Billah zamanında 311 (923-24) yılında surre gönderilmiştir. Ondan seksen bir yıl kadar önce hac esnasında Haremeyn fakirlerine dağıtılmak üzere el-Vasık Billah tarafından bir miktar para gönderilmiş ise de bu her sene tekrarlanan bir âdet şeklinde değildi. El-Muktedir Billah tarafından her sene tekrarlanmak üzere âdet hafine gelen surre göndermek, daha sonra Hicaz bölgesini hakimiyetleri altına alan Fâtımîler tarafından da devam ettirilmiştir. Fâtımîlerin her sene gönderdikleri surrenin miktarı, yüz yirmi bin dinar idi. Bu miktar, Vezir Bazurî zamanında iki yüz bin dinara çıkarılmıştır ki, Osmanlılar dönemine kadar Hicaz’a gönderilen paranın miktarı bu rakama ulaşmamıştır, Mısır yönetimi tarafından gönderilen surrelere “mahmil” denilmekteydi. Bu mahmillerin Hicaz’a ulaştırılması işi itinalı bir şekilde yerine getirildi.

Mısır’da kurulan Kölemenler devleti de Hicaz’a surre göndermeye devam etmiştir.

Osmanlı Devletinde Surre Alayı (Surre-i Hümâyûn)

Kutlu hac alayları İslam tarihinde oldukça eski olan bu gelenek Osmanlı Devleti’nde ilk defa Çelebi Mehmet döneminde görülmeye başlandı. Çelebi Mehmet bunu iki defa tekrarlanmıştır. Yavuz Selim zamanına kadar devam eden surreler bir bağış ve ihsan niteliğindeydi. Yavuz Selim devrinde Haremeyn’e surre gönderilmesi devletin siyasî görevlerinden biri oldu.1126 (1714) yılına kadar surreler Mısır hazinesinden tertip edilerek gönderilmiştir. Bu tarihten sonra ise, Enderun’daki Haremeyn hazinesinden gönderilmeye başlanmıştır. Başkentten yola çıkan ve kıymetli hediyeleri beraberinde götüren Surre Alayı, aylar öncesinden büyük özenle hazırlanır ve törenlerle yola çıkardı.

Surre Alayı İstanbul’dan Hareket Ederdi

İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olduktan sonra Surreler, “surre emini” denilen bir zatın başkanlığı altında her sene Surre Alayı ve beraberindeki hacı adaylarının recep ayının 12. günü yola çıkmaları adet olmuştu. Eğer bu ayın 12. günü cuma gününe rast gelirse çıkarılan bir tezkereyle alayın cumadan bir gün önce ya da bir gün sonra yola çıkması sağlanırdı.  XlX. yüz yıldan sonra da Şaban ayı içerisinde yola çıkarılırdı. Surrelerin İstanbul’dan yola çıkarılışı, düzenlenen bir merasimden sonra olurdu ki buna “surre alayı” denilmekteydi. Surreler ile gönderilen paraların dağıtılacağı yerler defterler ile tespit edilir ve dağıtım bu çerçevede yapılırdı.

Surre Alayı

Surre Alayı İçinde Bulunan Hediyeler

Surrelerle birlikte her yıl Beytullah’a yeni bir örtü gönderilir ve eskisi İstanbul’a getirilirdi. Kutsal bir eşya olarak kabul edilen bu örtü devlet ileri gelenleri arasında bölüştürülürdü. Daha önceleri her sene Mısır’da dokunan Kâbe örtüsü de, 1798’de Mısır’ın Napolyon Bonapart tarafından işgal edilmesinin ardından, İstanbul’da hazırlanarak Surre Alayı ile birlikte gönderilmeye başlandı.

Örtü büyük ustaların elinde Sultanahmet Camii’nin şadırvan avlusunda işlenirdi. Kâbe’nin yeni örtüsü ile Mekke ve Medine’ye gidecek hediyeleri taşıyan Surre devesi çok gösterişli bir şekilde süslenirdi. Surre devesini yine süslü katırlar takip ederdi. Bu deve ve katırlarda Haremeyn halkının, Arap kabilelerinin adlarına kayıtlı ve meşin torbalara koyulmuş tahsisatlar, Mekke şerifine ve diğer vazifelilere gidecek hediyeler ile Kâbe ve Ravza-i Mutahhare’ye yollanan elyazması Kur’an-ı Kerimler, tespihler, altından, gümüşten, değerli taşlarla süslü şamdanlar, buhurdanlar, askılar, kandiller, halılar vs. değer biçilmez hediyeler olurdu. Padişah ve sultanların yanısıra halktan da dileyenler kudretleri miktarınca Haremeyn fukarasına para ve hediyeler gönderirlerdi. Hediyeleri alanlar gönderenler için mukaddes makamlarda yıl boyunca dua eder, ayrıca aynı meşin torbalara kına, sürme, gümüş yüzük, hurma gibi ufak tefek hediyelerle mukabelede bulunurlardı. Böylece Surre, o devrin güç şartlarında hacca gitme imkânı bulamayanlar ile Mekke-Medine arasında bir nevi irtibatı temin ederdi.

Surre Emini

Surrenin ihracı münasebetiyle sarayda bir merasim icra olunur, Surre-i Hümayun devrin en itibarlı ve dindar isimleri arasından seçilen Surre Eminine teslim edilirdi. Topkapı Sarayı önünden yola çıkan Alay, ‘çekdiri’ adı verilen savaş gemileriyle Sirkeci’den Üsküdar’a geçirilirdi. Deniz aşılıp Üsküdar toprağına geçilince Harem—i Şerife bitişik olan topraklara ilk adım atılmış olurdu ki Üsküdar sahilindeki iskelenin adı da bu yüzden Harem iskelesi idi. Hicaz Demiryolu hizmete girdikten sonra Surre Alayı, Sirkeci’den Haydarpaşa’ya geçmeye başladı.

Surre Alayının Güvenliği

Alayın İstanbul sokaklarından geçişi sırasında başta resmi elbiselerini giymiş 12 atlı çavuş ve 12 zaim bulunurdu. Bunları yaya olarak yürüyen 60 baltacı, iki müjdecibaşı, 8 kapıcıbaşı, Surre emini, kethudası, etrafı 30 kadar baltacı ile sarılmış Surre devesi, yedek deve ile para ve hediyeleri taşıyan 8 katır takip ederdi. Bu ağırbaşlı kafileyi de akkâm denilen ve Araplardan oluşan 50—60 kişilik bir kafile takip ederdi. Akkâmlar ufacık davullarını, dümbeleklerini çalarlar, kılıç kalkan oyunları oynarlar, kafileyi neşelendirirlerdi. Bütün İstanbul halkı da bu muazzam kafilenin seyrine çıkardı.

Hacılar Şam’da Buluşurdu

Yanlarındaki kıymetli hediyelerle yola çıkan hacı adayları birkaç değişik güzergah takip ederdi. Osmanlı Devleti’nde Sağ, Sol ve Orta Yol olmak üzere 3 ana güzergahtan yollanmaya başlandı. Surre Alayı’nın güzergahı aynı zamanda hac kafilesinin güzergahıydı. Hacılar yola çıkmadan önce tüm devlet erkanının da hazır bulunduğu bir merasim yapılması bir gelenek olmuştu.

Surre Alayının Güzergahları

Alayın izlediği sağ kol, Üsküdar-Eskişehir-Akşehir-Konya-Adana-Antakya-Haleb-Şam üzerinden, orta kol, Üsküdar-Gebze-İznik-Sapanca-Geyve-Hendek-Ayaş-Düzce-Bolu-Hacıhamza-Merzifon-Amasya-Turhal-Tokat-Sivas-Malatya-Diyarbakır-Şam üzerinden, sol kol ise, Üsküdar-Merzifon’a kadar orta yolu takip Karahisar-Bayburt-Tercan-Erzurum ve Kars üzerinden kutsal topraklara ulaşırdı.

Recep ayının 12. günü İstanbul’dan yola çıkan ve değişik yol güzergahlarını izleyen hacı kafileleri yolda kendilerine eklenen hacı adaylarıyla birlikte genelde ramazan ayının 20’sinden itibaren Şam’da toplanmaya başlardı. Değişik yerlerden gelen hacı adayları burada toplanır ve ramazan bayramı bu şehirde geçirilirdi.

Surre Alayı, bayramın hemen akabinde büyük bir törenle buradan yola çıkardı. Hacıların toplanma yerde bulunması sebebiyle, Şam Paşası, Osmanlı döneminde her zaman ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştu. Şam Paşası ya da o civarın kudretli beylerinden biri İstanbul tarafından Hac Emiri tayin edilir, o yıl hac ile alâkalı bütün işler bu Hac Emirinin riyasetinde gerçekleşirdi. Hac Emirinin en mühim vazifelerinden biri çölleri aşmak zorunda olan hacıların güvenliği idi. Bu yüzden hac yolculuğu toplu bir halde gerçekleştirilirdi.

Surre Alayı

1864 Senesinden 1908 Yılına Kadar Vapurla Gidilmeye Başlandı

1864 yılına kadar kara yolundan katır, at ve develerle yola çıkan Alay, bu tarihten 1908 yılında Hicaz Demiryolu hizmete girene kadar vapurla gönderildi. Yolun kısalması nedeniyle şaban ayının 15’inde İstanbul’dan kalkan vapur Beyrut’a giderdi. Hacı adayları buradan gene Şam’a geçerek bir araya gelirdi.

Osmanlı yönetimi, askeri hareketlerin sınırları içerisinde hiç eksik olmaması nedeniyle Surre’nin geçtiği Hac yollarının güvenliğine büyük önem veriyordu. Bu nedenle yolların güvenliği için Surre Alayı’nın geçtiği güzergahta kale silsileleri bulunurdu. Bu kalelerin büyük kısmı Mısır Memlüklüleri döneminde yapılmıştı.

Yapılan bu kaleler vasıtasıyla, yüklü miktarda hediye taşıyan hacı kafilelerinin güvenliği sağlanmış oluyordu. Yola çıkan Surre Alayı, sınırlarına girdiği sancağın beyi tarafından karşılanır ve diğer sancak beyine senetle devredilirdi.

Osmanlı döneminde, İstanbul dışında iki yerden daha Hac Kafilesi yola çıkmaktaydı.

Kuzey Afrika Müslümanlarının katıldığı kafile ‘Mısır Kafilesi’ adını taşırdı. Bu kafile de Kahire’den yola çıkardı. Irak, İran ve Asyalı Müslümanları hacca taşıyan kafile Bağdat’tan yola çıkardı ve adına ‘Irak Kafilesi’ denilirdi.

İstanbul’dan yola çıkan hacılar 54 yerde konaklardı Şam’da toplanan kafileler, burada ‘ağır kervanlar’ ve ‘hafif kervanlar’ olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Hediyeleri taşıyan Surre Alayı, ‘ağır kervanlar’ arasında yer alırdı. Ağır kervanlar kışın gündüz yol alıp geceleri dinlenirdi. Yaz mevsiminde ise öğleden sonra saat 5’te yola çıkılır, sabah güneş doğduktan iki saat sonra mola verilirdi.

Surre Alayının Meşakkatli Yolculuğu

Katır ve deveyle yol alan hacı adayları o zamanlar, Şam-Medine arasını 247 saatte, Medine-Mekke arasını 106 saatte alıyorlardı. Gün olarak ise Şam-Mekke arası 61 gün sürüyordu. Şimdiye göre oldukça meşakkatli olan bu yolculuk sırasında hacı adayları toplam 54 yerde konaklıyordu.

Kafilenin hızı, taşımada kullanılan havyanın cinsiyle de doğrudan ilgiliydi. Hız sıralamasında önce at, sonra katır, en son ise develer geliyordu. Ancak yavaş da olsalar her biri 35 beygirin yükünü taşıyabildiği için develer daha çok tercih ediliyordu. Nakliye ücreti de yolculuğun mevsimine ve eşyaya göre değişiyordu. Ücret her batman (8 kilo) için günde 90 para ile 3 kuruş arasında inerçıkardı.

Surre Alayına Saldırılar

Çöl bedevileri Surre Alayı’na saldırırdı. Surre Alayı’nın güvenliği konusunda ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, beraberinde kıymetli hediyeler taşıyan bu hacı kafileleri zaman zaman çöl bedevilerinin saldırısına uğrardı. ‘Urban’ adı verilen eşkıyalar, ellerindeki silahlarla kafilelere saldırır, hacıları öldürür ve hatta bunu kendilerine maişet kaynağı olarak görürdü. Bu soygun olaylarından biri Osmanlı’nın karışık olduğu IV. Mustafa döneminde meydana geldi. Surre Alayı’nın baskına uğradığını duyan dönemin padişahı Sultan Mustafa, üzüntüsünden bir destan kaleme aldı;
“Niyet ettik Beytullah’a gitmeğe/ Hacerü’l Esved’e yüzler sürmeğe/
Arafat’ta hem vakfeye durmağa/ Takdir her tedbiri bozar dediler.“

Surre Alayı’nın Mekke’ye Varışı

İstanbul’dan çıkıp Şam’da diğer hacılarla bir araya gelen hacı adaylarını ve beraberindeki hediyeleri, kutsal topraklara ulaştırmakla vazifelendirilen Surre Emini, eğer sağ salim Mekke’ye varırsa yanında getirdiği “Name-i Hümayun’u” merasimle Mekke Emiri’ne takdim ederdi. Mekke Emiri de nameyi öpüp başına koyar ve şehre 4 saat mesafedeki Mina mevkiinde padişahın mektubunu halka alenen okuturdu. Bunun ardından İstanbul’dan çıkan hediyeler, Mekke Emiri, Surre Emini, Mekke Kadısı, Şeyhü’l Harem nezaretinde sahiplerine dağıtılırdı. Vefat ya da başka nelenlerden dolayı teslim edilemeyen hediyeler tekrar Surre Emini’ne teslim edilerek İstanbul’a geri gönderilirdi.

Surre Alayı’nın Geri Dönüşü

Hac kafilesi mevlid kandilinde yani rabiulevvel ayının 12’sinde İstanbul’a geri dönmüş olurdu. Sultanahmed Camii’nde gerçekleşen mevlid merasiminde padişah ve devlet ileri gelenlerine Mekke’den gönderilen hurma ikram edilir, haccın sağ salim gerçekleştiğini dair gönderilen berat okunurdu. Hacı evlerinde ise hacı tehniyeleri haftalar hatta aylar boyu devam ederdi.

Vehhabi Sorunu

Hac yolu zaman zaman kapanırdı. Zaman zaman çöl bedevileri nedeniyle tehlike altına giren hac yolunun, Vehhabiler yüzünden kapandığı dahi oldu. Nitekim Vehhabi korkusundan 1804 yılında hacılar yola çıkamazken, Hac Emiri İbrahim Paşa bile hayatını Vehhabilere haraç vererek kurtardı. Gene 1807 yılında yola çıkan hac kafilesi Vehhabiler tarafından tehdit edilince kafile, Maraş Müftüsü Mahmud Efendi’nin haccın sakıt olduğu fetvasına uyarak geri döndü. Bu tarihte Surre de kabul edilmedi. İleriki dönemlerde bu mesele siyasi boyut kazandı.

Sonuç

Osmanlı Devleti’nin her sene aksatmadan Haremeyn’e yardım etmesi, zamanının en güçlü İslâm devleti olması ve ne kadar tartışılsa da hilâfet sıfatını taşıması sebebiyle gerçekleşiyordu. Bu vazifenin kudsiyeti sebebiyle Osmanlılar, Hicaz bölgesinden hiçbir vergi almadıkları gibi onlara keseler dolusu altınla yardım etmişlerdir. Müslümanlara yaptıkları diğer hizmetler yanında, gönderdikleri Surreler ile Osmanlı pâdişâhları halîfe sıfatına dayanarak Haremeyn’e hizmet etmişlerdir. Böylece onların gayretleriyle Haremeyn, sonuna kadar ihtirâm ve ikrâm ile ağırlanmıştır.

Aralarda kesintiye uğrasa da Hac kafilesiyle Surre gönderilmesi geleneği 1915 yılına kadar devam ettirildi. Hatta Osmanlı Devleti, Mekke Emiri’nin isyan etmesine karşın 1916 yılında güç şartlar altında Medine’ye hediyeler gönderdi. Bunu takip eden 1917-18 yıllarında ancak Şam’a kadar ulaşabilen hediyeler, 1919’dan sonra yollanamaz olmuştu. Bununla beraber 1919—20 yıllarında Sultan Vahdeddin tarafından Haremeyn fukarasına sadaka dağıtıldı. Padişahlık sıfatını taşımamakla birlikte Osmanlı hanedanından gelen ve son halife olan Abdülmecid Efendi, 1923-24 yıllarında bu geleneğe resmen son verdi.

Kaynak: Dr Halide Aslan

Yeni Yazılardan Haberdar Ol!
  • Add Your Comment